Top

Antik Kentler Ford Ranger Rotası 3. Gün

Rotanın 1. günü için tıklayın.

Rotanın 2. günü için tıklayın. 

 

HierapolisLaodikeia – Tavas – Afrodisias – Nazilli – Aydın – Söke – Didim Rota – 300 km

 

Tarih Notları

 

UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Hierapolis Antik Kenti M.Ö. 2. Yüzyılda kurulduğu tahmin edilen bir antik yerleşim, Hititler ya da Persler tarafından ilk yerleşimin yapıldığı tahmin ediliyor. Tarihin su gücü ile çalışan ilk kereste işleme mekanizmalarından birinin bu bölgede yapıldığı biliniyor. Seleukos İmparatorluğu döneminde bölgeye gönderilen iki bin Musevi aile ile bölgede yoğunlaşmaya başlayan Musevi nüfusun M.Ö. 62 yılında elli bin kişilik bir komüne ulaştıkları tahmin ediliyor. Tarih boyunca termal su kaynağı doktorlar tarafından şifacılık için sıklıkla kullanılan bu bölgenin kaderi depremler ile şekillenmiş. Deprem kuşağında yer alan bölge tarih boyunca yaşanan büyük depremler sebebiyle sürekli yıkılmış ve yeniden yapılmış. Böylece tarihi karakteri sürekli değişime uğramış ve antik döneme ait karakteristik özellikleri bölgede silinmiş. M.S. 17 yılında yaşanan büyük deprem ile şehrin tarihindeki ilk büyük tahribatını yaşadığı biliniyor. M.S. 60 yılında yeniden inşa edilen şehir bu tarihten sonra tipik bir Roma şehrine dönüşüyor. O dönem bölgede yaşayan İsa’nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Filipus’un bölgede inşa ettiği kilise önemli Hıristiyanlık merkezlerinden biri olarak dikkat çekiyor. İznik Konsülü Filipus’un İncil’ini reddettikten sonra, Filipus Hieropolis’te çarmıha gerilerek idam ediliyor. Hz. İsa’nın peygamber olduğunu ve Tanrı’nın oğlu olmadığını savunan görüşleri sebebiyle aforoz ediliyor. M.S. 300 yılında dev tiyatrosu ve Roma İmparatorluğu’nun büyük maddi kaynak aktarımı ile şehir altın dönemini yaşıyor. Şu an tarihi eser olarak bölgede yer alan Roma Banyoları, gymnasium, tapınaklar ve sütunlu caddeler hep bu dönemin eserleri. Sanat, felsefe ve ticaret merkezi olan Hierapolis’te M.S. 3. Yüzyılda nüfusun yaklaşık yüz bin kişi olduğu tahmin ediliyor. Hıristiyanlık Roma ile buluştukta ve Anadolu’nun misyonerler eliyle dini dönüşümü yaşanan süreçlerde bölgedeki bazı antik eserler Hıristiyan kutsal alanlarına devşiriliyor. M.S. 7. Yüzyılda Pers ordularının istilaları ve depremler sebebiyle şehir kan kaybetmeye başlıyor. 12. Yüzyılda Selçuklu ordularının bölgeye gelmesi ile Türk hakimiyetine giren şehir 1190 yılında gerçekleşen Haçlı Seferi ile yeniden el değiştiriyor. 13. Yüzyılda Selçuklular yeniden bölgeyi ele geçirip bir kale inşa edene kadar şehrin terkedilmiş bir halde kalıyor. 1354 yılında yaşanan Gelibolu merkezli büyük deprem ile şehir yeniden bir harabeye dönüyor ve zaman içerisinde kireç katmanları ile tarihi eserlerin üstü örtülüyor. Bu depremin tetiklediği önemli olaylardan bir diğeri de, Gelibolu’da Bizans’ın savunma yapılarının aldığı zarar üzerine Osmanlı’nın Avrupa’ya ilk adım atarak Çimpe Kalesini alması. Bölgede ilk arkeolojik çalışmalar 1887 yılında başlıyor ve 1889 yılında ilk bulgular Alman arkeologlar tarafından yayınlanıyor. 1957 yılında İtalyan arkeologların yeniden bölgede kazı çalışmalarına başlaması ile bölgenin kaderi değişiyor. Travertenlerin turistik bir lokasyon olarak yükselen popülerliği bölgeye yarıyor. 1970 yılında bölgenin ilk müzesi kuruluyor ve 2008 yılında yapılan son düzenlemeler ile bölge bugünkü kimliğine kavuşuyor.

Laodikeia Antik Kentinin kuruluşu kesin olarak doğrulanamamış olmakla birlikte M.Ö. 3. Yüzyılda Seleukos İmparatorluğu hükümdarı 2. Antiokhos tarafından kuruluyor ve karısı Laodike’nin adını veriyor. Kimi Antik Yunan tarihçilerinin Frigya sınırlarında kalan şehir bazı Bizanslı tarihçilerin görüşüne göre ise Lidya sınırlarında kalıyor. İlk zamanlarda tarihçiler ve hükümdarlar tarafından Diospolis (Zeus’un Şehri) olarak adlandırılıyor. M.Ö. 133 yılında Roma hakimiyetine girene kadar çok da önemli bir şehir olmayan o zamanki adıyla Laodicea on the Lycus (Lycus Irmağındaki Laodicea -Lycus Irmağı Çürüksu olarak günümüzde adlandırılıyor) tarihi dönüşümünü yaşayana kadar oldukça ağır ve zorlu savaşlar geçiriyor. M.Ö. 188 yılında Attalos Hanedanına bağlı Pergamon Krallığı yönetimine geçen şehir, M.Ö. 133 yılında Roma hakimiyetine giriyor. Mithridates Savaşları olarak adlandırılan Roma’nın Anadolu yayılmacılığını engellemek için Pontus Krallığının seferber olduğu savaşlarda şehir oldukça ağır hasarlar alsa da coğrafi konumunun avantajı ve Roma’nın bu kenti önemli bir merkez olarak görmesi sebebiyle hızlıca toparlanıyor ve o dönem Anadolu’nun en önemli ticari merkezi haline geliyor. Sürekli depremler sebebiyle hasar alan şehir, meşhur Roma İmparatoru Neron döneminde yaşanan siyasi istikrarsızlık sürecinde M.S. 60 yıllarında yok olma noktasına geliyor. İmparatorluğun yardım talebini reddeden bölge halkı şehri kendi imkanları ile yeniden kuruyorlar. Şehrin zenginleri bölgeyi yeniden ayağa kaldırmak için birçok eser yapılmasını sağlıyorlar. Bu çabalarla döneminin önemli bilim ve felsefe merkezlerinden biri haline gelen şehirde bunlarla da kalmayan bir gelişme yaşanarak döneminin en önemli sağlık merkezi ve doktor yetiştirmek için dönemin şartlarınca bir üniversite ile kentin yıldızı yeniden parlıyor. Kendisine ait sikkeler basan ender şehirlerden biri olan Laodikeia, Roma tarafından sayılı şehire verilen Özgür Şehir unvanına sahip oluyor ve otonom bir yapıyla yönetiliyor. Hieropolis’le paralel olarak Musevi yerleşimcilerin yönlendirildiği şehrin demografik yapısının ekseriyetle bu kitle etrafında şekillendiği biliniyor. Fulvius ailesi tarafından yönetildiği dönemde Cicero’nun kayıtlarına göre yılda dokuz kilo altın Kudüs Tapınağı’nın yapımı için bölgeye gönderiliyor. 12. Yüzyıl başlarında Selçuklu hakimiyetine giren şehir, 1119 yılında Bizans İmparatoru 2. Kommenos’un ender askeri başarılarından biri ile yeniden Bizans kontrolüne geçiyor. Türk akınları ve Moğol istilası ile şehir zaman içinde sürekli kan kaybediyor ve tarih sahnesinden siliniyor.

Afrodisias Antik Kenti, isminden de anlaşılacağı üzere Yunan Mitolojik Panteonunun en özel tanrıçalarının belki de başında gelen Afrodit’e ithaf edilmiş M.Ö. 5. Yüzyılda inşa edilmiş ve UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. M.Ö. 3. Yüzyılda Afrodisias olarak anılmaya başlanmadan önce iki yüzyıl boyunca Leleges Şehri (Leleges Heredot’a göre Karyalılar için kullanılan bir isim) ve Büyük Şehir olarak adlandırılmış. Şehrin mermer heykelleri Roma çapında ün salmış olması sebebiyle tarihi öneminin arka planında döneminin önemli bir kenti olması yatıyor. İç Ege bölgesindeki diğer antik kentler gibi depremlerden oldukça etkilenen şehir birçok kez yıkıma uğruyor. 7. Yüzyılda yaşanan büyük depremden sonra ise şehrin tekrar inşası için bir çalışmaya girilmediği biliniyor. 1904 – 1905 yıllarında Fransız demiryolu mühendisi Gaudin tarafından bölgede ilk tarihi eserler bulunuyor. Ancak Antik Kentin ortaya çıkması için 1958 yılına kadar beklemek gerekiyor. Ünlü fotoğrafçımız Ara Güler tarafından tesadüfen 1958 yılında keşfedilen Antik Kent dünya arkeoloji çevrelerinde büyük bir devrim yapıyor ve Ara Güler’in dünya çapında bir fotoğraf sanatçısı olarak yükselen kariyerinin de ilk basamağı oluyor. Yolu tesadüfen Geyre’ye düşen Ara Güler, bölge insanının tarihi eserler ile iç içe yaşadığını görüyor. Lahitlerde üzüm şırası süzülen, tarihi kalıntıların kahvehanelerde masa olarak kullanıldığı, evlerin tarihi sütunları direk olarak kullanarak inşa edildiği köyü gören Ara Güler İstanbul’a dönünce kapsamlı bir araştırmaya giriyor ve bölgede bir Antik Kent olduğuna dair hiçbir kayıt bulunamıyor. Amerikalı arkeologlar inceleme için geldikleri zaman kayıp Afrodisias’ın bulunduğunu tespit ediyorlar ve arkeoloji dünyası bu keşif ile çalkalanıyor. Bir belgesel kapsamında bölgeyi keşfinin “yolunu kaybetmesi sonucu tesadüfen gerçekleştiğini” söyleyen Ara Güler bu keşif ile ülkemiz kültür mirasına büyük bir katkı yapıyor.

 

Yolculuk Notları

 

Hierapolis’in güney kapısı girişi meşhur Pamukkale travertenlerinin hemen yakınında yer alıyor. Kuzey kapısı girişi ise antik kentin merkezine yaklaşık iki kilometre mesafede yer alıyor ve lahitlerle dolu uzunca bir yoldan şehre ulaşılıyor. Bu yolda yürürken devasa bir mezarlığın içinden geçiyorsunuz aslında. Lahitler ve oda tipi mezarlar arasından yürürken sonsuzluğa ulaşmak için çabalamış on binlerce aynı topraklarda farklı zamanlarda yaşamı paylaştığımız insanların bu gayelerinin boşa gitmediğini hissediyorsunuz. İki binden fazla lahit ve oda tipi mezarla çevrili bu yol, içsel bir yolculuğa insanı davet ediyor.

Nekropol alanı bitince sizi kente giriş için Kuzey Bizans kapısı karşılıyor. Kentin anıtsal girişi olarak adlandırılan bu yapı surlarla bütünleşik yapısı ile estetik olduğu kadar güvenlik kaygılarını da taşıyarak yapılmış. M.S. 4. Yüzyılın sonlarında yapılan bu kapı, oldukça zarif bir kemer yapısına sahip.

Yol boyunca ilerlerken tepede kurulmuş olan Antik Tiyatro bütün ihtişamı ile karşınızda beliriyor. İlerlerken M.S. 3. Yüzyılda yapılmış tapınakların arasından geçip, tiyatroya doğru tırmanışa geçiyorsunuz. Antik kentin içinde çalışan minibüsler ile de ulaşabileceğiniz tepede tiyatroya geldiğiniz zaman karşınızda tarihin tüm iniş çıkışlarına direnmiş ve estetik yapısı ile insanı büyüleyen bir eser çıkıyor.

Kiliseden biraz daha yukarıda yer alan Aziz Filipus’un kilisesi, Hıristiyanlık tarihi açısından çok büyük öneme sahip. Çarmıha gerilerek öldürülen İsa’nın 12 Havarisinden birinin kendi mezhebi yorumunu oluşturduğu yeri görmek, zamanın esnediği anlardan birini yaşamanızı sağlıyor.

Kentte birçok tipik küçük Roma Hamamı olduğu gibi bir de Büyük Hamam var. Agora, Zeus Tapınağı, Apollo Tapınağı gibi şehrin tarihinde önemli yeri olan eserleri görmeniz mümkün. Hieropolis oldukça geniş bir alana yayılmış ve travertenler sebebiyle oldukça yoğun bir turist akınına uğradığı için tadını çıkararak gezebilmek adına en az dört beş saatlik zaman ayırmak gerekiyor.

 

Antik banyoların bir kısmı halen daha turistlerin kullanımına açık. Denizli gibi denizden uzak bir şehrin dağ başında bir lokasyonda mayosuyla ortalıkta dolanan insanlar görmek biraz garip gelse de şifalı termal suyun turizmin kalkınmasındaki lokomotif rolünü yüzünüze çarpıyor.

Alanda yer alan müzede ise birçok tarihi heykeli, Yunan Mitolojisindeki hikayelerin anlatıldığı eserleri görmek adeta Azra Erhat’ın otuzdan fazla baskı yapmış olan Mitoloji Sözlüğü kitabının içindeymiş hissini veriyor. İmparator heykelleri, gladyatör dövüşlerini anlatan kabartmaların yanı sıra günlük yaşantı içerisindeki dönemin sıradan insanlarının ve sağlık görevlilerinin tasvir edildiği heykellerle dolu müze oldukça etkileyici. Kalkolitik, Helenistik ve Antik döneme ait sikkeler ve günlük eşyaların da sergilendiği müzede Tykhe, Sfenks, Dionysos, Apollon, Athena, Adonis, Zeus, Leto, Triton ve Hades gibi Yunan Mitolojik Panteonundaki tanrıların heykellerini ve Gigantomakhia Savaşları ile ilgili kabartmaları görebilirsiniz.

“Apollo’nun doğuşu”

“Gladyatör dövüşleri”

“Hades”

“Tanrılar ve devlerin savaşı”

“Zeus ve Leto’nun düğünü”

Hieropolis’ten sonraki durağım olan Laodikeia da oldukça geniş bir alana yayılan ve kazı çalışmalarının yoğun bir şekilde sürdüğü bir antik kent. Kalıntılar arasında gezerken offroad bir trekking yapıyorsunuz.

 

Farklı malzemelerden yapılmış sütunlar, kentin tarih boyunca yaşadığı yıkımları ve yeniden inşaları adeta bir kılavuz gibi ziyaretçilerine anlatıyor. Sütunlu caddeden devam edince sağınızda kalan Büyük Kilisenin birkaç taşıyıcı kolonu dışında ayakta kalan bir parçası maalesef yok. 2016 yılında koruma ve onarım çalışmaları ile çelik iskeletin üzerine yerleştirilmiş camlar ile kaplanmıştır. Üst koruma yapısının altında kalan kalıntıları cam bantlar üzerinde yürüyerek gezebiliyorsunuz.

Henüz geziye açık alanlardan daha fazla sayıda çalışması süren bölgeye sahip olan Laodikeia’da sütunlu caddede devrilmiş sütunların arasında dolaşırken ayakta kalmış olan sıralı sütunların başlıklarındaki ince işlemeler binlerce yıl öncesinin muazzam işçiliğini sergiliyor.

Alandaki tiyatro, rotamızdaki diğer antik kentlere göre daha harabe bir halde. Ancak yine de sıralara oturduğunuz zaman hayal gücünüz sizi geçmişin büyülü dünyasına götürmeye yetecektir. Öte yandan Laodikeia’nın kendine özgü kalıntılarından birisi olan Jokey Kulübü oldukça dikkat çekici. At yarışlarının yapıldığı alan kentin kendine özgü eserlerinden birisi.

Laodikeia’dan ayrıldıktan sonra Afrodisias’a giderken Denizli merkezden geçerek Tavas üzerinden yaklaşık 100 kmlik bir yolculuk yapıyorsunuz. Türkiye’nin en tehlikeli yollarından biri olan Cankurtaran Yokuşlarından geçiyorsunuz. Mevsim yaz olduğu için etrafınızdaki doğal güzelliklere dalıp gitmek dışında sürücüler için bir tehlike yok, ancak kış aylarında zorlu şartları ile meşhur olan bu yoldan giderken azami dikkatle ilerlemek gerekiyor.

Afrodisias’a vardığınız zaman ören yeri girişinin karşısında, yolun öteki yanında, aracınızı park ediyorsunuz ve sizi müze alanına transfer eden araçlar var. Afrodisias’a girer girmez sizi yeşillikler içindeki bahçelerde yer alan lahitler ve heykeller karşılıyor. Müzeye girmeden önce ön bahçede biraz dolanmak, müzenin içinde karşılaşacağınız tarihi perspektifin kısa bir introsu gibi.

Afrodisias müzesini yaklaşık bir saatte gezebilirsiniz. Dönemin günlük yaşantısına dair birçok tarihi eser sergileniyor. Harikulade güzellikteki heykellerin arasında dolaşırken kendinizi farklı bir dünyada gibi hissetmeniz işten bile değil. En öne çıkan eser ise tabi ki mekanın ismiyle müsemma olan Afrodit Heykeli. Afrodisias Afrodit’i olarak adlandırılan bu eserin gövdesi ve başı birbirinden ayrı olarak sergileniyor. Şehrin önde gelen vatandaşlarının heykeli yapılarak kentin girişine yerleştirilmiş bir zamanlar, bu özel eserleri de müzede görebiliyorsunuz. Dionysos, Pan, Apollo, Herakles (Herkül), Akhilles (Meşhur Aşil), Panthesilea, Artemis, Hermes, Poseidon gibi Yunan Mitolojik Panteonundaki tanrıların heykellerinin yanı sıra, Sokrates, Pisagor, Pindaros gibi tarihi şahsiyetleri onurlandırmak için yapılmış heykeller de dikkat çekici eserler. Öte yandan şehir tarihindeki valiler, din adamları, boksörler, komutanlar ve imparatorların da heykelleri sizi bekliyor.

“Afrodisias Afrodit’i”

“Afrodit Başı”

“Akhilles”

“Boksör”

“Çocuk, Dionysos ve satir”

“Musevi cemaati üyeleri yazılı kitabe listesi”

“Pan, Satir’in ayağından diken çıkartıyor”

“Tamamlanmamış Poseidon”

“Pisagor”

“Sokrates”

Müzenin özel salonlarından birisi, ülkemiz sanayi ve ticaret kültürünün mihenk taşı isimlerinden abide şahsiyet Vehbi Koç’un merhum kızı Sevgi Gönül adını taşıyan alan. 1987 yılında kurulan ve bu ören yerinin gün ışığına çıkartılmasında çok büyük katkıları olan Geyre Vakfı’nın kurucusu olan Sevgi Hanım 2003 yılında vefat etti. Ama insanlık tarihi için gösterdiği emek ile bu müzede sonsuza dek ismini yaşatacak. Sevgi Hanımın vefatından sonra vakfın bakanlığını Ömer Koç yürütüyor. Koç Ailesinin ülkemize katkılarının sadece iş dünyası ile sınırlı kalmadığının kanıtlarından birisi olan bu vakıf ve ortaya koyduğu Afrodisias eseri ülkemiz entelektüel yaşamına bırakılmış büyük bir iz.

 

Sevgi Gönül sergi alanında Yunan Mitolojisindeki hikayelere dair birçok heykel ve kabartma sizi bekliyor. Afrodit’in Andreia tarafından taçlandırılması, Aineas’ın Toria’dan Kaçışı ve İtalya’ya varışı, bir kahramanın Zeus’a kurban sunuşu, Herakles (Herkül) ve Dionysos’un sarhoş heykelleri, Prometheus’un Herakles (Herkül) tarafından kurtarılışı gibi mitolojide önemli yeri olan hikayeleri anlatan eserler sayesinde hikayeler görselleşiyor.

Müzeden sonra Antik Kente doğru yol alırken, bölgenin kültür mirasımıza kazandırılmasında büyük katkıları olan Prof. Kenan Erim’in mezarı sizi karşılıyor. Hayatının otuz yılını bu antik kentin ortaya çıkmasına adayan arkeolog olarak ismini ölümsüzleştirmeyi başarmış bir tarih ve ülke sevdalısı.

Afrodit Tapınağının ayakta kalmış sütunları, bir zamanlar var olan tapınağın tamamına göre çok küçük bir parça olmasına rağmen derli toplu bir şekilde ayakta kalmış olan parçalar gözünüzde tapınağın ihtişamını canlandırmaya yetecek kadar ilham veriyor. Stadyum ve bouleuterion (bir nevi valilik) hemen her antik kentte yer alan eserler. Klasik bir Antik eser türü olan dört kapılı geçiş tetrapylon gibi eserler alanda sizin onları keşfetmenizi bekliyor. Antik dönem tanrıları için inşa edilen sebasteion da harika mimarisi ile sizi büyülüyor.

Afrodisias sonrasında Didim’e doğru yol alırken virajlı, tek gidiş tek geliş yollarda süren bir yolculuk sizi bekliyor. Otobana ulaşana kadar bir süre dağların arasından ve sonrasında kasaba ve şehir merkezlerinden yol alarak devam ederken mümkünse rotanızı bu yolu güneş batışına yakın saatlerde geçmemeye özen gösterin, akşam saatlerinde batı istikametinde yol almanın sürücü açısından zorluğu malum.

 

Saatlerdir yollarda geçen yolculukta kısa bir mola vermek için Aydın’ın içinden geçerken sağınızda kalan Forum AVM uygun bir nokta. Starbucks’tan D&R’a kadar özlediğiniz modern zamanlar medeniyeti noktalarına kavuşabilirsiniz.

 

Söke üzerinden otobanla Didim’e ulaşana kadar gece yolculuk yapacaklar için yolun büyük kısmında aydınlatma olmadığını hatırlatmakta fayda var.

Ford Ranger Notları

 

Denizli’den Didim’e uzanan yolun ilk bölgelerinden olan meşhur Cankurtaran Yokuşlarına tırmanırken 4H seçeneği ile bu zorlu parkur Ford Ranger için adeta dümdüz bir yol gibi. Eğimi ve virajları ile meşhur bu yolda Ford Ranger hiçbir zorlanma ya da tehlike yaratmadan rahatça yol alıyor.

 

Cankurtaran Yokuşlarından inerken hız sabitleme sistemi oldukça kullanışlı bir teknoloji olarak işe yarıyor. Oldukça dik bir eğimle inen bu virajlı yolda olası bir yer çekimi sebebiyle hızlanma tehlikesi ve aracın kontrolünün bir anlığına da olsa elinizden kaçmasını engelleyen bu özellik sürüş kalitesini ve güvenliğini yükseltiyor.

Tavas ve Afrodisias’tan sonra Aydın’a ulaşana kadar yol çalışmaları sebebiyle tamamıyla mıcır bir bölge var yol çalışması sebebiyle. Tüm araçların 20 kmyi geçmeden yol aldığı bu birkaç kilometrelik mesafede ne olur ne olmaz diyerek 4L seçeneğini kullanmayı tercih ettim. 30 km hızla gitmek biraz sıkıcı evet, ama güvenlik eğlenmekten daha önemli.

 

Elektronik denge sistemi özellikle Cankurtaran Yokuşlarında ve Afrodisias sonrası Aydın’a uzanan bozuk satıh alanlara sahip yolda kendisini gösteriyor. Kısaca aracın kayıp kaymadığını anlayan bu akıllı teknoloji sayesinde doğru tekere fren yaptırarak sürüş güvenliğini maksimize eden bu teknoloji, hemen her zaman yol çalışmaları ile karşılabileceğiniz ülkemizde yüksek ve ağır araçlar açısından çok gerekli bir teknoloji. Tabi ki Ford tarafından atlanmamış ve Ranger’ı rakiplerinden öne çıkaran teknolojik kapasitenin bir parçası.

Söke’ye ulaşan otobanda aydınlatma olmayan yollarda aracın tepesindeki aydınlatma, rotanın birinci gününde Uşak üzerinden Pamukkale’ye giderken olduğu gibi yine güvenli ve yola hakim bir sürüş için fark yaratıyor. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, bu ışıkların karşıdan gelen sürücülere kimi zamanlar zorluk yaratabileceği. Bu sebeple karşıdan gelen araç yoğunluğu arttıkça bu tercihi kullanmamak trafiğin genel akışı içerisinde sağlıklı bir araç olmak için bir gereklilik.

 

Tavsiyeler

 

Laodikeia’dan Afrodisias’a giderken Denizli’den geçiyorsunuz. Horozları ile meşhur bu şehrimizden geçerken bölgenin yöresel lezzetlerinden tandır yemek güzel bir tercih olabilir et severler için. Şehir merkezinde bulunan Kebapçı Baki güzel bir seçenek. Masaya çatal bıçak servisi yapılmayınca hemen itiraz etmeyin, yörede usul tandırı pideyle birlikte elle yemek.

 

Denizli’nin bir başka meşhur markası olan Hacı Şerif şekercisine uğramayı ihmal etmeyin. Onlarca çeşit şekerleme ve tatlı alabileceğiniz kent merkezinde bir çarşının içindeki bu dükkanın önünde irmik helvalı dondurma yiyip yanında bir Türk kahvesi içmek yolculuk arasında güzel bir dinlenme fırsatı sunuyor.

 

Didim turizm açısından ülkemizin meşhur tatil beldelerinin birçoğundan çok daha fazla özelliğe sahip. Antik yerleşimlerini rotanın dördüncü gününde yazacağımız şehrin turizm kültürü açısından rakiplerine göre epey eksikleri var. Bu sebeple kalacağınız oteli seçerken TripAdvisor ve Booking başta olmak üzere bu tür platformlarda detaylı bir araştırma yapmanızda var.

nazer
No Comments

Post a Comment